Header Ads

ARKEOLOJİK BİLGİLER IŞIĞINDA: SAVAŞ VE GÖÇ

Nerede savaş varsa orada göç de var 

Dünyanın her yerinde, her çağda yapılan savaşların ortak tek bir sonucu oluyor: Göçler. Savaş başlayınca insanlar yerinden yurdundan oluyor. Savaşa fiilen katılamayacak olan sivil halk, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kalıyor Savaşın ortasında kalan insanların ölümle hayatta kalmak için kaçmak arasında seçim yapmaları gerekiyor. 


Kavimler Göçünü gösteren göç yolları haritası


Savaşın etki alanından uzaklaşmak için hazır olmadıkları zorlu koşulları göze alarak var olma mücadelesine girişiyorlar. Geçici süreliğine olmasını umarak hayatlarının güvende olacağını düşündükleri yerlere doğru göç yolculuğuna çıkıyorlar. Bu göç akınları neredeyse hiç bitmiyor. Nerede savaş varsa orada mutlaka göç de oluyor. Savaşlar göçleri oluşturan etkenlerin başında geliyor. İnsanların yerleşik toplum düzenine geçmelerinden itibaren izlerine rastlanabilen her savaşın beraberinde yıkımı, kıyımı yerleşim yerlerinin harap olmasını da getirdiği, buluntularla ortaya çıkarılıyor. 

Günümüz Avrupa toplumlarının ortaya çıkmasındaki itici güç olan Kavimler Göçü, Haçlı Seferleri, Moğol akınları, Amerika kıtasının Avrupalılar tarafından keşfedilip iskan edilmesi sırasında yaşananlar gibi örnekler tarih sayfalarında yerini alsa da benzer olaylar günümüzde, gözümüzün önünde olup bitiyor. Kavimler Göçü diye adlandırılan şiddetli dalga 350-800 yılları arasında insanları önüne katıp Avrupa topraklarında oradan oraya sürdü. Kavimler göçünün ilk dönemi Roma İmparatorluğu ve Hunlar arasında yoğun sınır değişikliklerini kapsar. İlk gelen göçmenler Hunlar, Slavlar, Ön Bulgarlar, Alanlar tarafından Batı'ya doğru sürülen Gotlar, Anglo-Saksonlar, Vandallar ve Franklar gibi Cermen kabileleriydi. İkinci dönem göçleri de (Arap fetihleri, Türk, Macar, Viking göçleri ve Moğol istilaları) Kuzey Afrika, Anadolu ve Avrupa'da derin değişimlere neden oldu. 

 HEDEF GÜVENLİ TOPRAKLAR

 Henüz 35 yaşındaki bir gencin bile biraz geriye baktığında rahatça hatırlayabileceği pek çok göç hikayesi etrafımızda yaşandı ve yaşanıyor. Irak’tan, İran’dan, Suriye’den, Afganistan’dan, Pakistan’dan, Bangladeş’ten Türkiye’ye doğru olan göç dalgaları henüz sona ermedi. Göç edenlerin hedefi ise belli: Önce Türkiye, sonrasında ise Avrupa. Ardı arkası kesilmeyen bu göç akınlarının nihai hedefi Avrupa gibi görünse de birçoğu için kalıcı varış noktası Türkiye toprakları oluyor. Türkiye’de yaşamayı seçen insanlar burada bir düzen kurmaya çalışıyor. Kendi kültürlerini devam ettirirken zaman içinde buradaki toplumsal yapıya da entegre olmaları gerekiyor. Biraz zaman alsa bile öyle de oluyor. Göçmenler ne kadar uzun sürerse sürsün toplumumuz içinde yerlerini buluyor. Sadece 10 yıl önce Myanmar’ın Arakan bölgesinden Bangladeş’e göç etmek zorunda kalan Arakanlı müslümanların diğer bir adlandırma ile Rohingyalıların göçleri dünyanın gündemindeydi. Dün denebilecek kadar yakın geçmişte, başka bir ülkenin işgali altına girerek değil, sadece Taliban rejiminin Afganistan’da yönetimi devralması ile bir göç olgusu yaşandı. Geçen yıl Afganistan’dan başlayan göç dalgasının yayılımı o coğrafyadaki diğer ülkelere olduğu kadar Türkiye topraklarına da ulaştı. 

Kavimler göçünü tasvir eden bir görsel

 UKRAYNA NE İLK NE DE SON 

Bugün ise Ukrayna’dan başlayan göç dalgası Avrupa’yı hedef alıyor. Ülkelerindeki savaştan kaçarak göç edenlerden Türkiye’ye de gelenler oluyor. Savaşın olmadığı güvenli topraklara doğru akan bu insanların her biri ülkelerine geri dönmeyecek. Her göç dalgasında olduğu gibi bu insanların da bazıları göç ettikleri yerlerde kalacak. Göç eden insanlar genellikle gittikleri toplumu zenginleştiriyor. Kendileri yeni koşullara uyum sağlamaya çalışırken kendi kültürlerini de gittikleri ülkelere taşıyorlar. Türkiye’nin mutfak kültürü işte bundan dolayı çok zengindir. Çünkü binlerce yılın mutfak deneyimlerinin karışıp birleşmesinden doğuyor. Yalnız kültürel etkileşim değil, aynı zamanda ekonomik etkileşim de oluyor. Ülkeler göç edenlerin getirdiği ekonomik dinamizmden vazgeçmek istemiyor. 

İSTİSNALAR DA VAR 

Büyük İskender dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurdu ama hakim olduğu topraklardaki insanların hayatlarını değiştirecek şekilde topraklarından sürüp çıkarma hareketlerine girişmedi. Makedonya Kral II. Philip, Yunan şehir devletlerini birleştirerek Helen Birliği’ni kurdu. Babası II. Philip’in öldürülmesinin ardından Helen Birliği’nin başına geçen Büyük İskender, çıkardıkları ayaklanmaları bastırdıktan sonra Yunan şehir devletlerini Makedonya Devleti’ne bağladı.

İskender dönemine ait altın sikke

 İSKENDER’İN ASYA SEFERİ 

 İskender, M.Ö. 334’te 35 bin kişilik ordusuyla Asya Seferi’ne çıktı. İskender, Çanakkale Boğazı üzerinden Anadolu’ya geçerek, Persleri yendi. Anadolu, Suriye, Mısır ve Mezopotamya’yı ele geçirdi. Bir süre bu bölgede kaldıktan sonra Hindistan’a kadar ilerledi. Askerlerin isteksizliği ve yorgunluğu üzerine Babil’e dönen İskender hastalanarak 33 yaşında hayatını kaybetti. İskender’in ani ölümü üzerine ülke parçalandı ve imparatorluk toprakları üzerinde krallıklar kuruldu. Mısır’da kurulan Ptolomeler, Makedonya’da Antigonitler Anadolu’dan Hindistan a kadar uzanan topraklarda ise Selevkoslar ortaya çıktı. Selevkos Krallığı’nın parçalanmasıyla Anadolu’da yeni krallıklar kuruldu: Pontus, Kapadokya, Bitinya, Bergama. İskender, ülkeyi Perslerde olduğu gibi satraplıklara ayırarak yönetti. Pers sarayının protokol kurallarını benimsedi. Merkezi bir vergi toplama sistemi oluşturarak merkezi otoriteyi korumayı amaçladı. İskender’in Asya Seferi sonucunda Doğu ve Batı medeniyetlerinin kaynaşmasıyla Helenistik uygarlık ortaya çıktı. Bu uygarlığın oluşmasında Yunan, Anadolu, Mezopotamya, İran ve Mısır medeniyetlerinin katkıları oldu. Helenistik dönemde matematik, tıp, felsefe, coğrafya alanında önemli gelişmeler yaşandı. Suyun kaldırma gücünü bulan Arşimet, Trigonometriyi bulan Hipparkos, dünyanın yuvarlak olduğunu ispatlayan Eratostenes bu dönemde yetişti.

İskender İmparatorluğu Sınırlarını gösteren harita

 'KİN VE HINÇ DEĞİL YAKINLAŞMA EGEMENDİ' 

Anadolu’ya ilk gelen Türkler ve sonrasında Osmanlılar da alışılmış olanı yapmadılar. Hukukçu ve tarihçi, araştırmacı yazar Prof. Dr. Bilge Umar, Türkiye Halkının Ortaçağ Tarihi (Türkiye Türkleri Ulusunun Oluşması) adlı eserinde, o çağda Anadolu topraklarında yaşananlar hakkında şunları anlatıyor: “Daha iyi bir yönetimin gelmesi, genellikle toplum ekonomisinde de daha iyiye gidişe yol açar. Ancak Türk yönetiminde yaşamak, Anadolu’nun yerlilerine daha iyi bir yönetime kavuşmuş olmanın dışındaki bazı nedenlerle de ekonomik çıkar ve yarar sağlayabiliyordu. Özellikle, eskiden o halkın kendisi talan ve çapul akınlarının kurbanı olmaktayken şimdi olsa olsa cizye denen ve İslam olmayanlardan alınan verginin yükünü üstlenerek bundan kurtuluyordu. Üstelik kendisi Türk beylerinin karadan ya da denizden yürüttüğü talan ve vurgun akınlarına, hatta fetih seferlerine katılarak ganimetten pay alıyordu. Türk fetihleri döneminde Anadolu’ya yayılmış Türkmenlerin gerek köye kente yerleşmiş olanlarıyla, gerek göçebeliği sürdürenleriyle yerli Rum ve Hristiyan halk arasında genellikle kin ve hınç değil yakınlaşma egemendi. Türkler Anadolu’ya yayılışlarının ilk yüzyılından başlayarak (kendi devlet örgütlerinin Moğollar yüzünden çöküşü gibi nedenlerle baş gösteren güçsüzlük dönemleri dışında) yerli emekçi ve üretici yığınlarını koruyup desteklediler. Rum tarihçilerinin yapıtlarında, Türk egemenliğinin Anadolu’ya yayılması döneminde Rumların büyük çoğunluğunun Türklerden kaçmayıp yerli yerinde kaldığının, hatta kimi zaman Rumlar elindeki bölgeden Türkler elindeki bölgeye göçtüğünün belgesel kanıtı niteliğindeki bölümler çoktur. Türklerin küçük çiftçileri, yani sahip olduğu küçük arazide çoluk çocuğuyla birlikte tarım işletmeciliği yürütenler sınıfını desteklemesi Osmanlı’da da geleneksel politikaydı. Türklerin gelişi sonrasında Rumların Türklerle yakınlaşma içinde olmasının, hatta Türk yönetimine eğilim göstermesinin ekonomik nedenlerinden biri Türk yönetiminde ortaya çıkan yeni ekonomik düzenin genel olarak Rum halkının daha çok işine gelmesiydi.” Fakat diğer büyük imparatorlukların ya da egemenlik alanını genişleterek imparatorluk haline gelme iddiasında olan devletlerin neredeyse hepsinde, yarattıkları dehşet ve şiddet ortamının sonucu olarak bu sürüp çıkarma olgusunu görüyoruz. Özellikle Persler, Moğollar, Romalılar, Hunlar gibi kendi çağında bulunduğu coğrafyanın hakimi olmuş ve tarih sahnesinden çekilmiş olanlarda. 


KÜLTÜR İHRACI İLE EKONOMİK KONTROL

Çağımızın ya da yakın tarihimizin emperyalist devletlerinin hemen hemen tamamında, aynı amaca hizmet edecek daha farklı yöntemlerin uygulandığını görebiliyoruz. Bu devletler kaçıp gitmek yerine egemenlikleri altındaki topraklarda kalarak yaşamaya devam eden insanları çiğnenip yutulması gereken lokma olarak görüyor. Kültürlerini yavaş yavaş ya da zorla değiştirerek, onları eritmeye sindirmeye, asimile etmeye yönelik politikalar uygulanıyor. Eğitim, kültür, ekonomi, siyaset ve idari alanlarda uygulanan bu politikalar sonucunda insan topluluklarının istenen kıvama gelmesi hedefleniyor. Ancak bu tür politikalar hiçbir zaman istenen sonucu vermiyor. Baskı altında ne kadar uzun zaman geçerse geçsin bu tür uygulamalar sonunda mutlaka geri tepiyor ve toplulukların doğal refleksleri ortaya çıkıyor. Sadece ve sadece yumuşak geçişlerle, rızaya bağlı olarak, kişilerin kendi tercih ve inisiyatifleri ile ortaya çıkan uyum süreçleri başarıya ulaşabiliyor. Uzun vadeli ortak yaşam deneyimleri ise sonunda meyvelerini veriyor ve göçler zenginlik olarak her iki tarafın da yararına oluyor; hem göç edenlerin, hem de göç edilen ülkenin. Türkiye yakın tarihinde 150 yıldır göç alıyor. Balkanlardan Anadolu topraklarına doğru ilk büyük göç akını 1877 yılında çıkan Osmanlı Rus Savaşı’nın (93 Harbi) ardından başladı. 1912 yılında çıkan Balkan Savaşı ile göçler artarak devam etti. Bu göçler her savaştan, her toprak kaybından sonra devam etti. Balkanlar’da çekilen acılara bizzat tanıklık etmiş olan Zağra eski müftüsü Hüseyin Raci Efendi’nin yazdığı Zara Müftüsü’nün Hatıraları (Tarihçe-i Vak'a-i Zağra) adlı eser bu göçler sırasında yaşananları ilk elden anlatıyor. Diğer yandan kendi ülkesindeki savaştan kaçanlar da İstanbul’a gelip sığınıyordu. 1917 Ekim Devrimi (Bolşevik İhtilali) sonrasında gelen 150 bin Beyaz Rus, 900 bin nüfuslu İstanbul’a yerleşmiş, ev kiralarının yükselmesine neden olmuştu. Hatta kiralık ev bulmak imkansız hale gelmişti. Daha da gerilere gidilerse 500 yıl öncesinde yaşanan Sefarad göçlerini hatırlamak gerekir. Kafkasya’daki topraklarını bırakmak zorunda kalanlar, İkinci Dünya Savaşı döneminde Almanya’dan gelenler, Bulgaristan’dan kaçan Türkler, Yugoslavya’nın dağılmasıyla başlayan iç savaşın vurduğu Müslüman Boşnaklar, Anadolu yollarına düşenler arasındaydı. Ahıksa Türkleri ve Kırım Tatarları, demografik yapıyı değiştirmeyi amaçlayan ve silah zoruyla bir günde, bir gecede yapılan mecburi göçlere maruz bırakıldı. Stalin döneminde buralarda yaşayan Müslüman Türk yerli nüfus topluca göç ettirilip yerlerine Slav kökenli yerleşimciler getirildi. Sovyet Rusya Orta Asya halklarını da kültürel etki altında tutuyordu. Dönemin politikası Türk asıllı halkları ve diğer etnik toplulukları bulundukları topraklardan başka bölgelere kaydırarak güçlenmelerini engellemek, ekonomik gücü merkezde toplamak üzerine kurulmuştu. Rusça konuşmanın ve eğitimin zorunlu tutulması yoluyla ulusların kültürel bağları zayıflatılmak isteniyor, buralarda Rus kültürünü hakim kılacak politikalar uygulanıyordu.

         Sonuç olarak savaş demek yalnızca toprak fethetmek değil, aynı zamanda kitlelerin kültürünü gittiği yere taşıması demektir. Tarihteki göçlere baktığımızda baskı gören dinamik toplumların daima güvenlik ve refah umuduyla daha yüksek kültürlere doğru hareket ettiklerini görürüz. Göç edenler geldikleri topluma renk katan unsurlar olsa da, süreç yerleşik yüksek kültürlerin içinde erime, aynı potada kaynama ve kaynaşma ile sonuçlanır. Daha zengin olan kültür zaman içinde hakim hale gelir. Dünyadaki her ülke 3-5 savaş görmüşken Anadolu hepsinin toplamı kadar savaş görmüştür. Çünkü hep alınmak istenmiş, uğruna savaşılmış topraklara sahiptir. Toprak genişletmek için yapılmış onca savaşın aynı zamanda kültürel zenginlik ve ekonomik güç kazanmak gibi sonuçları vardır. Bizler bu topraklarda, üst üste kurulmuş bütün o uygarlıkların ve kültürlerin birikimi olan zenginliğin mirasçıları olarak yaşamaya devam etmekteyiz. 

 Bu içerik Dokuz Eylül Gazetesi'nden alıntılanmıştır.Neşe Uzunkaya
YAZIDA MERAK ETTİĞİNİZ BİLGİLERİ VEYA BENZER YAZILARI BULMAK İÇİN ARAMAYI KULLANABİLİRSİNİZ

YAZI HAKKINDA YORUMLAR

Hiç yorum yok